Soğuk ve karlı İstanbul günlerini yaşadığımız şu günlerde, arkadaşlarımın ısrarla görmemi istedikleri İzmit-Yuvacık programı yaptım. Bir yere gitmeden evvel elimdeki mevcut kitaplardan ve internetten gideceğim yer hakkında bilgiler toplar, gezilecek görülecek yerleri not alıp yola hep öyle çıkardım. Fakat bu kez öyle yapmadım. Gideceğim yerin fotoğraflarına bile bakmadan yola koyuldum.

 

3 Araba ve farklı yerlerden geleceğimiz için Tem otoyolu Kurtköy sapağında buluştuk. İzmit Kanlıca gişelerine kadar otoyoldan devam ettik. Gişelerden geçtikten sonra E-5 yoluna girerek Bursa-Gölcük tabelalarını takip ettik. Biraz ilerledikten sonra Yuvacık ismi artık tabelalarda görünmeye başlıyor.

 

Tepeye doğru arabalarımızla tırmanmamız biter bitmez baraj gölü karşı karşıya geliyoruz. Gördüğüm manzara inanılmaz hoşuma gidiyor. Bir çok tepenin yamacında olan bu baraj gölü, kar ile birlikte harika bir görsel sunuyor. Gölün hemen yanındaki yoldan ilerlerken gözlerimizi manzaradan ayırmak çok zor oluyor. Etrafımız o kadar karla kaplı iken, sabahın çok erken bir saati olmasına rağmen yolun tertemiz olması da dikkatimizi çekiyor.

 

Barajın sonuna geldiğimizde Servetiye köyüne de varmış bulunuyoruz. Kahvaltımızı yapmak için Karaaslan tesislerini tercih ettik. Dere kenarında ki bunglovlara oturup kahvaltımızı beklerken, böyle güzel bir kahvaltı ile karşılaşacağımı hiç tahmin etmiyordum. Masalarımızdaki demlik çay, kızarmış köy ekmeği,  Mıhlama, ağzımızı yakacak sıcaklıktaki eritilmiş peynir ve güveç içerisinde gelen ve adını bilemediğim inanılmaz leziz yiyecekler. Bal, tereyağ ve birkaç çeşit peynirden bahsetmeye gerek yok.

 

Kahvaltımızı bitirip keyif çaylarımızı içerken gruplar halinde yürüyüş için gelmiş kişileri gördük. Hava nasıl olursa olsun, düzenli olarak buraya yürüyüşe gelen kişiler olduğunu öğrendik. Yürüyüş dışında ayrıca atv ve jeep ler ile turlara katılmak mümkün.

 

Kahvaltımızı yaptıktan sonra biraz daha ileriye giderek farklı kampinglere de uğradık. Her mekan diğerinden daha güzel görünse de aslında hepsi çok güzeldi. Ahşap bir köprüde oturup 1 metre altından hızla akan derenin sesi ile çay içmek gerçekten muhteşem.

 

Fotoğraf çekmek için biraz daha ilerlememiz gerektiğini biliyoruz. Tekrar arabalarımıza atlayıp yola devam etmeye çalışıyoruz. Buradaki yollar göl kenarındaki gibi temiz olmadığı için zorlansakta vazgeçmeden yolumuza devam ediyoruz. Ve artık yolun tamamen karla kaplı olduğu yere kadar gidiyoruz. Araçlarımızı bir kenara çekip yürüyüş için hazırlıklarımızı yapıyoruz.

 

Söylediğim gibi gitmeden evvel Yuvacık ile ilgili hiçbir bilgi almadığım için belimize kadar gelen karda süet lastik ayakkabı ile yürümek gerçekten zor oldu. Neyse ki bizden evvel yürüyüş yapanlar az-çok yol açmışlar ve bizde o yolu takip ederek daha az hasarla yürüdük. Ama yürüyüş sonunda öyle güzel bir manzara çıktı ki karşımıza her şey değerdi. Muhtemelen parkurun çeyreğini bile yürümedik ama dağlar arasında akan nehir ve karla birlikte muhteşem bir görsel vardı. Ve fotoğraflarda da görüldüğü gibi orada bulunan iki evde yaşayan insanlar var. O evlerde yaşamak, hatta sadece bulunmak bile nasıl bir keyiftir kim bilir.

 

Yine arkamıza baka baka araçlarımızı park ettiğimiz yere doğru tekrar yola koyulduk. Aşağı indiğimizde araçlarımızın yanında İstanbul’da görmeye hiç alışık olmadığımız jeepler vardı. Tuhaf lastikli, normalden çok yüksek durumda bulunuyorlardı. Biz onlara garip garip bakarken, onlarda bize bakıyorlardı. Meğerse bizlerin normal binek araçlar ile oraya kadar nasıl güvenip geldiğimizi merak ediyorlarmış. Kaput üstünde nasıl adam zıplattığımızı anlatıp onlar da bize off-road kuluplerini anlatmaya başlayınca konuşmalarımız keyifli bir hal almaya başladı.

 

Isınmak için kulübenin birine girip oturduk. İçeride yanan soba, odun kokusu, birde üstüne demlik çay getirdiler bize. Daha evvel gelen arkadaşlarım bildiği için gelmeden evvel yeterince içecek ve yiyecek getirmişler yanlarında. Mekandaki arkadaş hemen bize yanmış haldeki mangalı getirdi. Meğerse orada sadece çay ve mangal varmış. Onlarda ücret karşılığı değilmiş.

 

Karnımızı doyurup kaçıncı kez içtiğimizi bilmediğim çaylarımızı da içtikten sonra hava kararmadan yola koyulmamız gerektiğini düşündük. Yavaş yavaş dönüş yolunda ilerlerken tek aklımdan geçen zamanı geldiğinde bu tarafa tekrar gelip burada yıldız fotoğrafı çekmekti. Göl var, dağ var, yeterince karanlık. Daha ne istenir ki.

 

Yola çıkmadan evvel kilometreyi not alıp kadıköy’den yuvacığa tam 111 kilometre olduğunu söyleyebilirim. Ben İstanbul’a yakın bu kadar güzel bir yer olduğunu hiç tahmin etmezdim. Ve şimdiye kadar neden hiç gitmedim diye kendime kızdım. 4 mevsim gidilebilecek bir yer Yuvacık. Ve elimden geldiğince sürekli gitmeyi düşündüğüm bir yer olacak benim için.

 

(Bu yazıyı yazdıktan bir hafta sonra ay olmadığı bir gece “Neden gitmiyorum ki” diye 5 saniye kadar düşünüp tekrar Yuvacığa gittim. Bu sefer yıldız çekmek istiyordum. Gecenin bir yarısı tek başıma,  yürüyüş yaptığımız yerlere kadar gitmek pek akıllıca gelmedi. İlk gördüğümden beri kafamda olan baraj gölü civarında birkaç pozlama yaptım. Ürkütücü olsa da gayet keyifli bir çekim oldu. Ve farklı kadrajlar ile yıldız fotoğrafı çekebileceğim ender yerlerden biri olarak listemdeki yerini aldı. )