Yurdumuzun bir çok yerinden kar haberleri aldığımız şu günlerde, belki biraz içimizin ısınması adına gönül rahatlığı ile bu yazıyı yazıyorum. Aslında buralarda da hava biraz soğumaya başlamış olsa da Yurt genelimize göre elbette halen oldukça güzel.

 

Kasım sonu olmasına rağmen, güneşli bir Ege gününe başladım. Turgutreis her zaman ki gibi rüzgarlıydı. Kos adasına doğru hafif dalgalı ve akıntılı denizin yanında kahvemi içerken ne zamandır ertelemiş olduğum Yahşi gezimi yapmaya niyetlendim.

 

Daha evvel bir kez daha gitmiştim. O da yine Sonbahar’a , Ekim ayına denk gelmişti. O zamanda sakindi ama bu seferki gördüğüm sakinlik aslında tam da benim istediğim gibiydi.

 

Turgutreis’ten özel aracım ile Bodrum yolu üzerinden, Ortakent sapağından içeri girdim. Hem görsel olarak hem de asfalt kalitesi olarak sanırım bu civarların en güzel yoludur o Yahşi Yalısı yolu.

 

Büyük bir keyifle sahile inerek aracımı park ettim.  Derenin oradan deniz kenarına indikten sonra önce sağa sola bakınıp önce sol tarafa doğru gitmeye karar verdim. Poyraz olduğu için deniz neredeyse kıpırtısız derecede durgundu. Bir müddet kimseyle karşılaşmadan deniz kenarında yürüdüm. Daha sonra iki tane balık tutan kişi gördüm. Yanlarından selam vererek geçtim.  Sanki terk edilmiş bir yer havası vardı. Deniz kenarında birbirleri ile şakalaşan 3-4 tane köpek vardı. Muhtemelen sırtımda koca çanta, üzerimde koca objektifli iki tane fotoğraf makinesi  ve elimde de kocaman bir tripod ile beni görünce pek hoşlaşmadılar benden. Etrafımda deli gibi havlıyorlar, benimle birliktede yol alıyorlardı. Köpekten hiç korkmam ama bir an “Ya ısırırlarsa?” diye düşünmedim değil.

 

Neyse ki düşündüğüm olmadı ve havlamaktan yorulan köpekler birbirleriyle oynamaya devam ettiler. Fakat benim gittiğim yönde sahil artık bitmek üzere ve tekrar köpeklerin yanından geçip diğer yöne doğru ilerlemem gerekiyordu. Bir miktar daha havlama ile birlikte derenin oraya tekrar geri döndüm. Diğer tarafa doğru yürürken kış aylarında yüksek dalgalar zarar vermesin diye sökülmüş sadece iskeleti  kalmış iskeleler bulunuyordu.  Oldum olası iskeleleri fotoğraflamaktan, özellikle bu şekilde sökülmüş olanları fotoğraflamaktan büyük keyif alıyordum. Dolayısı ile hemen hemen tüm iskeleleri de fotoğrafladım.

 

Oteller kapanmış, mekanların bir çoğu kapalı ama açık olanların sahil tarafında birkaç masa sandalye atılmış çok az da olsa ziyaretçileri vardı. Belki yaz aylarında şezlonglardan yürümesi imkansız olan kumsal da tek tek terk edilmiş gibi görünen sandalyeler bulunuyordu.

 

2012 yılına kadar Bodrum’a bağlı bir köy iken, Muğla’nın büyükşehir olması ile bu ilçeye bağlı bir mahalle statüsünü alan Ortakent Yahşi, genelde otel ve yazlıkçılara hitap ettiği için gerçekten ıssız bir yer haline gelmiş. Her ne kadar daha iç taraflarda nüfus biraz daha fazlaysa da, sahil kesimi gerçekten bomboştu. Tabi gelenler arasında bu güzel denizi kaçırmak istemeyenlerde vardı. Tahminen sahilin farklı yerlerinde toplam 8-10 kişi yüzüyorlardı.

 

Dönüşte geldiğim yoldan değil de, Karaincir ve Akyarlar üzerinden sahil yolundan gitmeye karar verdim. Böylece önümdeki tepeye aşarken Yahşi Yalısını  yukardan görme imkanım oldu. Aracımı yolun kenarına çekip  uygun bir açıdan tüm sahili fotoğraflayıp tekrardan yola koyuldum.

 

Eminim ki bir çok kişi bu ıssız hali ile Yahşi’yi beğenmeyecektir, fakat bir çok kişi de bu halini yaz aylarına göre tercih edecektir. Ben sakinlikten yana olduğum için bu hali ile hayran oldum. Eve gelir gelmez internet’ten yaz aylarındaki fotoğraflarına baktım. Ve gerçekten bu halini bir kez daha sevdim.