Aralık Ayının bu soğuk günlerini yaşarken, içimizi ısıtmak için ekim ayında gittiğim Bodrum/kadıkalesi hakkında bir yazı hazırladım. Kadıkalesi, Bodrum’a 21, Turgutreis’e 3 km mesafede. Beldenin karşısında bir çok sayıda ufak adacık bulunuyor. Hatta bunlardan bir tanesi  6-7 km ileride bulunan ve zamanında Ülkemiz ve Yunanistan’ın arasını açmaya sebep olan küçücük kardak adaları. Adalar o kadar ufak ki, hangi ada acaba diyerek denize baktığınızda uzaklığından değil ufak olmalarından dolayı zor görünüyor. Ve o kadar ada varken neden bunlar demeye başlıyorsunuz.

 

Tüm bölgede olduğu gibi Kadıkalesinde de sık sık narenciye bahçeleri ile karşılaşıyoruz. İnsan boylarında olan binlerce ağaçlarda yeşil kabuklu mandalinalar bölgenin gerçekten güzel kokmasını sağlıyor.

 

Bölgenin adı eski zamanlar da bodrumda bulunan kadıların önemli kararları alması için burada toplanmasından geliyor. Bir çok tarihi bina halen sapasağlam burada durmaktadır. Özellikle sahilde yürüyüş yaptığımız vakit hemen hemen denize 1-2 metre mesafede taş evleri görmek mevcut. Benim kaldığım yerdeki büyük taş ev , 2009 yılındaki sel felaketinden sonra büyük bir hasar almış ve bir çok duvarı yıkılmış.

 

Çok fazla rüzgar aldığından dolayı rahatlıkla rüzgar sörfü yapılabilir.  Hatta buraya sırf rüzgar sörfü yapmak için gelen turistler mevcuttur. Sohbetlerimizde Türkiye’nin en iyi rüzgar sörfü yapılabilecek yerlerinden biri olduğunu söylüyorlar.

 

Her ne kadar yaz mevsimi çok uzun sürse de, bu sene ekim ayında çok sert geçen günler yaşadım. Hatta 10 Ekim gecesi Muğla’ya tarihin de en fazla yağmur yağan gece olarak geçmiş. Fakat yine de o rüzgarlı sahilde sabaha kadar bir tişört ve bir yağmurlukla yıldırım fotoğrafı çekmek için kaldım ve üşümedim.

 

17 senedir elimden geldiğince  her yaz en az 1 kez gitmeye çalıştım. Ve bu zaman zarfında Kadıkalesinin ne kadar geliştiğini fark ettim. İlk gittiğimiz zaman Turgutreis’ten şimdiki otogarın yanından patika gibi bir yoldan giderdim. Yolun yapılması da kardak krizinden sonra askeri araçların bölgeye daha çabuk ulaşması için olduğu söyleniyor. İlk zamanlar sadece narenciye bahçeleri arasında olan yol, şimdi sağlı sollu devre mülkler ile dolu. Panorama fotoğrafı almak için dağ üzerine kurulmuş devre mülklerin oraya giderken arabam bir hayli zorlandı. Hatta bazı yollar o kadar dik olmuş ki, yolu uzatarak daha mülayim yollardan gitmeyi tercih ettim.

 

Kadıkalesinde deniz ve güneşten sonra vazgeçemediğim tek şeyde gün batımıdır. Tüm günün yorgunluğu ile tam karşıdaki adanın üstüne batan güneşi izlemek müthiş bir keyif. Ve bu sene ilk kez tanık olduğum iki ada arasından denize batan ay’ı izlemek gerçekten inanılmaz. Ayrıca bu sene şanslı olduğum konulardan bir tanesi de 6,6 yılda bir gerçekleşen “Ejderha göktaşı yağmuru” nu farkında olmadan çıplak göz ile izlemem oldu. Bu konu ile ilgili bir çok arkadaşımın bu olayı izlemek için çeşitli yerlerde kamplar kurduklarını fakat bulutlar yüzünden göremediklerini, benim hiç haberim olmadan sahilde uzanıp gökyüzünü izlerken denk gelmem çok keyifli idi. Her ne kadar ilk başta ne olduğunu anlayamasam da, araştırdıktan sonra bunu görebilen şanslı kişilerden biri olduğumu öğrendim.

 

Güneş battıktan sonra 2 km ilerideki Gümüşlüğe yürüyüş yapıp balık yemek de ayrı bir keyif. Fakat Gümüşlüğü anlatmayı başka bir yazıya bırakıyorum. Çünkü Gümüşlük bilindiği üzere sayfalarca yazılacak kadar güzel bir yer. 15 gün kaldığım Kadıkalesinden şort ve tişört ile arabaya binip, istanbul’da gocuk kaşkol ve bere ile tanışmak hiç hoş olmasa da şunu öğrenmiş oluyorum. Her güzel tatilin bir sonu vardır….