Daha önce İstanbul sınırları içerisinde bir çok yer yazdım. Bunların içerisinde müzelerimiz de vardı, prens adaları da vardı, plajlarından da faydalanabileceğimiz Karadeniz kıyıları da vardı. Ama İstanbul’u genel olarak hiç yazmadım. Açıkçası yazmakta hiç aklıma gelmemişti.  Genelde şehir değil de, daha küçük olan ilçe, köy, kasaba gibi yerleri yazmak daha hoş geliyordu.

 

Çoğunlukla da yazdığım yerlerin nüfusu, yüzölçümü, belli noktalara uzaklığı gibi bilgileri de paylaşıyorum. Ama İstanbul. Evet İstanbul için bunları yazmaya kalksam sanırım çokça fazla rakam kullanmam gerekebilir. Çünkü bahsettiğimiz bu şehir dünyanın en kalabalık 15. Şehri. Son hesaplamalara göre kilometrekareye 2725 kişi düşüyor. Ve şöyle bir bilgi okudum. Her 4 dakikada 1 kişi İstanbul’a göç ediyor. Nüfus son 25 senede 4 kat artmış. 25 sene sonrasını şu an hiç düşünemiyorum.

 

Gelelim bu sayıda neden İstanbul’u yazmak istememe. Evet nüfus bu hızla artmaya devam ederken kimilerimizin de artık İstanbul’dan göçme zamanı gelmiştir diye düşündüm ve artık aşığı olduğum Turgutreis’de yaşama kararı aldım. Dolayısı ile gitmeden evvel de doğup, büyüdüğüm yerden söz etmek istedim.

 

Hayatım boyunca sürekli İstanbul dışına çıkmışımdır. Ama bunlar genelde bir hafta, iki hafta kadardır. En uzun ayrılığım askerlik dönemimde oldu. Tam 14 ay boyunca İstanbul’u ancak televizyonlarda gördüm. Uzaklara dalıp İstanbul’u düşünürdüm. Zamanla bazı bölgeleri İstanbul gibi görmeye başladım. Bazı geceler tepe görevine çıktığımızda, aşağıdaki ovayı deniz, her iki tarafında kalan yerleşkeleri de İstanbul boğazı gibi görürdüm. Tek eksik boğaz köprüsü yoktu.

 

Çok özlemiştim İstanbul’u. Terhis olup uçakla dönerken cam kenarından yavaş yavaş görünmüştü İstanbul.  Kalbim küt küt atıyor, askerlik aklıyla uçaktan iner inmez toprağı öpeceğimi düşünüyordum.

 

Tabi ki öyle bir şey yapmadım.  Ama şöyle derin bir nefes alıp kokusunu içime çektim. O tarihte henüz Sabiha Gökçen hava limanı açılmadığı için Atatürk hava limanına iniş yaptık. Ailem beni karşılamaya gelmiş, aracımız ile kadıköy’deki evimize gideceğiz. Günlerden Cuma ve saat 18:00. Ben evimize varana kadar neredeyse tüm askerlik anılarımı arabada aileme anlattım. Çünkü 17 km.lik yol’u 5 saatte alabilmiştik. Henüz Bakırköy’e gelmeden ben İstanbul’dan soğumaya başlamıştım.

 

Anadolu yakası ve Avrupa yakası birbirlerine hep karşı olmuştur. Bir yakadan diğeri için bahsedilirken “Karşı” denir. Ve ben yıllarca karşı’da çalıştım. Aracımızı kadıköy’de otopark’a bırakır vapur ile Sirkeci’ye geçer oradan da Beyazıt’a doğru yürürdüm. Aynı şekilde de geri dönerdim. Tabi bazen geri dönmek mümkün olmazdı. Özellikle kış aylarında hava koşulları bizi karşıda mahsur bırakabiliyordu. Kar ve şiddetli yağmur gibi hava şartlarında genelde çevre yolunda trafik felç olur, ve insanlar otoyolda mahsur kalırlar. Sis olduğu zaman deniz ulaşımı durur ve insanlar yine mahsur kalırlar. Tabi zaman ilerledikçe bunlara çözümler geliyor. Metrobüs, Marmaray, 3.köprü, metro hattı gidiş gelişi elbette kolaylaştırıyor.

 

İstanbul’da yaşayan herkesin bir telaşı var. İşe yetişme, eve yetişme, vapura yetişme, uçağa yetişme, yemeğe yetişme…. Maalesef herkes bir koşturma peşinde. Kafalarımız hep önümüzde. Telaşımız olmasa aslında çok daha fazla keyfini alırız bu şehrin. Beyoğlu’nda ki, Galata’da ki, Balat’da ki, Nişantaşı’nda ki tarihi binalara bile kafamızı kaldırıp bakamıyoruz. Garipçe köyü’nde kahvaltı yapıp, öğle yemeğini Anadolu hisarı’nda yiyemiyoruz. Çamlıca tepesinde çay içip, Sultanahmet’de köfte yiyemiyoruz. Milyonlarca insan yaşıyor burada ama keyfini telaşı olmayan turistler çıkarıyor.

 

İstanbul çok büyük bir şehir. Ve gün geçtikçe büyümeye devam ediyor. Eskiden şehir dışı diye alınan yazlıklar bile artık tek vasıta ile gidilebilinen ve şehrin göbeği sayılan yer durumundalar. Hatta o yazlıklardan kilometrelerce daha uzak olan yerler bile kalabalık birer yerleşim yerleri oldular.

 

İstanbul’un bu büyüklüğü elbette ki bir çok imkanı da elinde barındırıyor. Sağlıkta, eğitimde, ekonomide, turizmde ülkemize katkısı çok büyük. 2014 yılında ülkemize gelen 43 milyon turistin 12 milyonu İstanbul’u tercih etmiş.

 

Genel anlamda biraz negatif bir yazı yazdım. Ama gezi yazılarımın sonunda hep belirttiğim gibi dönüş zamanı gelince İstanbul hep zor gelirdi. Sanki farklı bir dünyadan çıkıp farklı bir dünyaya adım atıyordum. Bir çoğumuzun hayalidir. “Emekli olunca İstanbul’dan ayrılıp bir sahil kasabasına yerleşeceğim” diye düşünürüz. Ben bunu biraz daha evvel gerçekleştirmeye çalışacağım. Özlemeyecek miyim, elbette özleyeceğim. Vapura binip karşıya geçmek, taksim’e gitmek, Beşiktaş’da döner yemek, Caddebostan sahilinde yürüyüş yapmak, maça gitmek, Kadıköy çarşısında rakı içmek, sirkecide balık ekmek yemek, Galata kulesinden İstanbul’u izlemek, Ayasofyanın arkasına batan güneşi izlemek, Bağdat caddesinde gezmek, Beyoğlu’nda da rakı içmek, Fenerbahçe’de kahve içmek, Cihangir’de merdivenlerde oturmak, Adalara gitmek….Ve daha özleyeceğim milyonlarca şey. Ama artıları ve eksileri karşılaştırdığımda benim gibi doğa aşığı bir kişinin yapacağı şey gitmek oluyor. Ben ağaç seviyorum, ben toprak seviyorum, ben deniz seviyorum, ben sessizlik seviyorum, ben temiz hava seviyorum. O yüzden şimdilik hoşça kal Yeditepeli şehir…