Bu ay ki rotamızı, Prens adalarından Büyükada’dan sonraki en büyük olan Heybeliada’ya çeviriyoruz. 2.46 Km yüzölçümü olan Heybeliada, aynı zamanda prens adalarının en yeşil adası olarak bilinir.

 

Heybeliada’ya Bostancı, Kabataş, Kadıköy ve Kartal’dan vapur ve motorlar ile ulaşmak mümkün. 25 dakika ile en kısa sürede Bostancı’dan ulaşılabiliyor. En uzun mesafe ise 70 dakika ile Kabataş.

 

Biz gezimize Bostancı’dan başladık. Fotoğraflarımızı daha rahat çekebilmek için kalabalık olmayan bir zaman olan hafta arasını tercih ettik. Motora bindiğimiz vakit hava çok soğuk olmamakla birlikte kapalıydı. Bulutlar ile birlikte güzel fotoğraflar çıkacağına inanıyorduk.

 

Adaya yakınlaşıp, kadrajımıza girdiği an tüm adayı fotoğraflamak için motorun ön kısmına geçtiğimiz de yağmur atıştırmaya başladı. Adaya yaklaştıkça yağmur şiddetlenince moralimiz fazlası ile bozuldu.

 

Motor yanaşıp da adaya indiğimiz vakit artık makinelerimizi montumuzun içine alarak yağmurdan korumaya başladık. Çarşı içerisinde biraz dolaştıktan sonra Ruhban okuluna doğru yürümeye başladık. Yolumuzun üzerindeki “İsmet İnönü Evi’ni gezmek istiyorduk fakat bir çok müze gibi “pazartesi günleri kapalıyız “ yazısı ile karşılaştık.

 

Ruhban okuluna vardığımızda ise okul kapısının önünde bir hayli kalabalık bir öğrenci grubu vardı. Yurt dışından gelen öğrenciler ile birlikte bizde içeriye girdik. Öğrenciler mumlarını yaktıktan sonra rehberleri ile birlikte sınıflara girdiler. Böylelikle bizde fotoğraf çekebileceğimiz boş alanları rahatlıkla bulabildik.

 

Okuldan çıktığımızda yağmurun dinmiş olması ile birlikte hava da açmaya başlamıştı. Sahil tarafına giderek güzel bulutlar ile birlikte uzun pozlama yapmak istiyordum. Birçoğu kapalı ya da tadilat da olan plajlardan Asaf plajının kapısında gördüğümüz amcadan izin isteyerek aşağıya indik. Her ne kadar Asaf plajı da tadilat halinde olsa da günün en güzel fotoğraflarını orada çektiğimi düşünüyorum.

 

Amcanın bizi tarif ettiği yol ile Asaf plajından Terki Dünya Manastırına yürüyoruz. “Askeriyenin B kapısını geçtikten sonra soldaki ilk orman yoluna saparak doğruca gidin” demişti amca. Uzunca bir yürüyüşten sonra etrafı tel örgüler ile çevrilmiş manastırı bulduk. Sonradan öğrendiğimize göre Terki Dünya Manastırı, iskeleden ulaşılması en zor yermiş.

 

İçeriye gidip keşif yürüyüşü yaparken belirli yerlerden geçerken fazlasıyla arı vızıltısı geliyordu kulağımıza. Bölge bölge bu vızıltıları duyduktan sonra ileride bolca arı kovanı çıktı karşımıza. Neyse ki arılar ile herhangi bir sorun yaşamadık. Belki de adanın en güzel manzarası olan bu yeri terk edip, hemen altımızdaki koyun diğer tarafına, Çam limanı’na doğru hareket ettik.

 

Zamanın da ince hastalığa yakalananları şifa bulmaya geldikleri Sanatoryum’un önünden geçerken içimizi biraz kasvet kapladı. Yine de içeriye girmek istesek de güvenlik görevlileri buna izin vermedi.

 

Çam limanı plajına geldiğimizde hava tekrar kapatmaya başlamıştı. Son fotoğraflarımızı da burada almak istiyorduk. Yine iskele ve deniz vardı. Bu sefer farklı bir şey yapıp iskele üzerinde bir model poz versin istedim. Ama o sırada bana eşlik eden arkadaşım farklı bir çekim yaptığı için iş başa düşmüştü. Bende makinelerimden bir tanesini üç ayak üzerine sabitleyip, gecikmeli çekim ile bu güzel manzarada kendimi model olarak kullandım.

 

Artık motor iskelesine doğru yola çıkmamızın zamanı gelmeye başlamıştı. Çokça yürümüş ve oldukça yorulmuştuk. Halen de yürüyecek çok yolumuz vardı. İskeleye gidip vaktimiz kalırsa bir sandalyeye oturup çay içmek günün en keyifli anı olabilirdi.

 

İskeleye vardığımız da motorun kalkmasına 45 dakika olduğunu öğrenince rahatlıkla çay keyfimizi de yaptık. Motora binip adadan uzaklaşmaya başlayınca güneşin hemen adanın arkasına doğru batmış olduğunu fark ettik. Kim bilir Terki Dünya Manastırından ne güzel görünmüştür…..