Bu yazımı size aralık ayı sonlarında gayet güzel bir havada yazıyorum. Gayet güzel derken, gerçekten güzel bir havadan bahsediyorum. Şöyle ki, yazın plaj olarak da  kullanılan bir restaurant’ın kumsalındayım. Üzerimde uzun kollu bir tişört var. Ve hemen yanı başımda denize giren bir çift var. Nerde miyim? Turgutreis’teyim.

 

2013 Şubat sayımızda yazmış olduğum Turgutreis’e taşınalı neredeyse 6 ay olacak. Belki daha bunları yazmak için çok erken fakat ben 2016’nın ilk sayısında buraya taşındıktan sonraki gözlemlerimi aktarmak istiyorum.

 

İlk bir ay nasıl geçti neredeyse hiç anlamadım. Hemen hemen her gün ev yerleştirmek ve ev onarmak ile geçiyordu. Ve yazın o sıcak günlerinde bu işleri yapmak gerçekten terletiyordu. Evdeki herkesin bu zaman zarfında 3-4 kilo vermesine rağmen benim 2 kilo almış olmam ise işten kaytarma ile alakalı değildi. En azından herkese öyle söyledim.

 

Kırk dairelik bir apartmanın sekizinci katından müstakil bir eve taşınmış olmak harika bir duygu. Eskiden ekmek almaya gitmek zulüm geliyordu. Evin kapısını aç, asansörü çağır, aşağıya in, apartmandan çık, bakkala git,ekmeği al,  apartmana gir, asansörü çağır(Nedense ben yukarıda isem asansör hep aşağıda, ben aşağıda isem asansör hep en yukarıda olurdu), yukarı çık, evin kapısını aç ve eve gir. Ama şimdi burada çok basit geliyor. Evin kapısını aç, bakkala git, ekmeği al, kapıyı açıp eve gir.

 

Bu müstakil ev olayını biraz yadırgamadık değil. Küçük bir bahçemiz var ve genelde orada oturup yemeğimizi, çayımızı, kahvemizi yiyip içiyoruz. Fakat sokaktan geçen insanlarla sürekli göz göze geliyoruz. Tanışıklık olmasa da her iki tarafta birbirine kafalarını sallayarak selam veriyor. Eski evimizde sekizinci kattaki balkonumuzda otururken selamlaşma gibi bir durumumuz olmuyordu.

 

Bir müddet sonra önce komşu evlerle, sonra da bir çok kişi ile ahbaplık kurmaya başladık. Buranın insanı oldukça sıcak kanlı. Çok kısa bir zaman zarfında oldukça samimi arkadaşlıklarımız oldu. Çabuk adapte olmamıza çok yararlı oldu.

 

Zaman geçip de okullar açılınca buranın da nüfusu bir hayli azaldı. Ama havaların güzelliği devam etti. Özellikle ailem kış aylarının nasıl geçeceği konusunda çok meraklıydılar. Ben 4 senedir ocak aylarında 10 gün burada kaldığım için az çok biliyordum ama onlar için kocaman bir soru işaretiydi. Çünkü evde minik elektrikli sobalarımız dışında başka  bir ısıtma sistemimiz yoktu. Dışarısı ne kadar soğuk olacak, ev ne kadar ısınacak bilemiyorlardı. Bu ilk kış bizim işin çok önemliydi. Çünkü ona göre ısınma durumumuzu ayarlayacaktır.

 

Aralık sonuna geldik ama buraya daha kış gelmedi. Özellikle gündüzleri hava gerçekten çok iyi. Değil elektrik sobasını yakmak camlarımız açık oturuyoruz. Güneş enerjisi ile kullandığımız su neredeyse kaynar oluyor. Fakat güneş battıktan sonra hissedilir derecede sıcaklık düşüyor. Bazı akşamlar yatmadan evvel elektrik sobası ile odamı ısıttığım oluyor.

 

Güneş yine her zaman ki gibi harika batıyor. Elimden geldiğince gün batımı saatlerinde deniz kenarında olup izliyorum. Hemen hemen hiç araba kullanmıyorum. 1 ya da 2 haftada bir, o da fotoğraf çekmek için zor bir yere gideceksem. Tam merkezde oturduğum için her yer çok yakın ve her yere yürüyerek gidebiliyorum. Bodrum’a gideceğim zamanlarda dolmuşla gitmeyi tercih ediyorum.

 

İstanbul’a göre burası oldukça ucuz. Sebze meyve, ekmek, su İstanbul’a göre bayağı farklı fiyatlarda.  Ayrıca o lezzetli Ege otlarını da kolaylıkla bulabiliyorum. Ama balık konusunda İstanbul’u özlüyorum. Şöyle ki, bu bölgenin balıklarına henüz alışamadım. Marmara ve Karadeniz balıkları da buraya gelirken hem tazeliklerini kaybediyor hem de fiyatı kabarıyor.

 

Tabi İstanbul’da ki her şey burada yok. Mesela neler mi? Evet trafik yok, gürültü hiç yok, her yerde şantiye kamyonları yok, hava kirliliği yok, korna sesi yok, kalabalık yok.  Gün geçtikçe buraya yerleşmekle ne kadar doğru bir karar verdiğimizi anlıyorum. Umarım sizlerinde hayalleri gerçek olur ve biran evvel hayattan keyif alacağınız hayallerinizdeki yere yerleşirsiniz…